Bir sahne var
şuan karşınızda, yanıp sönen ışıklar; renkli filtreler takılmış. Kimi zaman
loşlaşıyor sahne, kimi zaman aydınlık. Sesler geliyor dört bir yandaki dev
hoparlörlerden; farklı ritmler, sonra bir anda belki de çok tanıdık bir ezgiyi
duyuyor kulaklarınız.
Sahnede
dansçılar; çıplak ayaklı, üst başları biraz kirli, saçları dağınık, eğitimli,
profesyonel dansçılar. Zıplarken bacaklarını açabiliyorlar mesela, yerde öyle
bir yuvarlanıyorlar ki akıp gidiyor hareketleri sonra bir anda duruyorlar,
yavaş yavaş salınmaya başlıyorlar, ellerini uzatıyorlar sanki dilenir “gibi”.
“Ben hep sokakları izlerim,
sessizliğini dinlerim, bazen bir anda çıkan kavganın gürültüsüyle irkilirim. Bazen
onlara odaklanırım. Baktığımı fark etmesinden isterim, üzülürler belki… Benden
farklı oldukları için.
Annem yanımda olduğunda onları
görünce hep karşı kaldırıma geçiyoruz. Zorla elimden tutup çekiştiriyor beni.
Oysa bir fırsat verse, gülümseyeceğim onlara.
Arkadaş olunur mu onlarla? Bazen
şakalaştıklarını görüyorum, aralarında oyunlar oynadıklarını. Yazın su
şişeleriyle birbirlerini ıslatırken görmüştüm bir kere, biz de yapıyoruz
arkadaşlarımla. Onlarla oyun oynamak nasıl olurdu acaba?
Hikayelerini merak ederim, üst
başlarına bakarım gizli gizli. Hayallere dalarım sonra, nasıl kirlendiler acaba
bu kadar? Mendil alan var mıdır onlardan? O kadar çok mendilleri varken niçin
burunlarından akan sümüklerini silmiyorlar, ya da ıslak mendille neredeyse
kararmış ellerini?
Babamlayken hep arabanın içinde
oluyoruz. Ben bakıyorum, görüyorum, duyuyorum onları ama babam sanki orada kimse
yokmuş gibi davranıyor. Ben tam “büyükler görmüyor mu acaba?” diye düşünürken
arabanın ön camını silmeye kalkıyorlar ve babam daha önce hiç görmediğim gibi
bakıyor onlara. “İstemez” diye bağırıyor her seferinde. Temizleseler ne olur
ki?
Bir gece uyuyamadım, hemen kalkıp
dışarıyı izlemeye başladım. Benim yastığım yumuşacık olmasına rağmen
uyuyamamıştım ama o kaldırımın sertliğini önemsememiş uyumuştu mışıl mışıl.
İzlerken dalmışım, yatağımın yanındaki camın kenarında. Uyandığımda sabah
olmuştu, yavaş yavaş artmıştı sayıları, kaldırımdakini uyandırmaya
çalışıyorlardı fakat uyanmıyordu. Ben, sert kaldırıma aldırmadan, seslere,
gürültüye aldırmadan uyumaya devam ettiğini sanıyordum.
Ama o…” *
“Gibi”
Sahne
estetiktir, sahne ışıltılı, büyüleyici. Dansçı yeteneklidir, bazen hırçın,
bazen duygulu, bazen eğlenceli. Ama tek şey var ki “gibi” değildir. Sahne
gerçektir.
Güzel vakit
geçirmek, görsel anlamda kendimize bir şeyler katmak, kültürümüzü arttırmak ya
da boş vakit değerlendirmek değildir sahne; eğer seyirci gerçek ise.
Ve eğer sahne
gerçek ise; o ışıklar söndüğünde, ilk adımını attığı andan itibaren sahneden
dışarı insan, düşünmeden duramaz dev hoparlörlerden çıkan seslerin anlamını ya
da çıplak ayaklar ve yırtık kıyafetlerle verilen estetiğin ardındakileri.
Çünkü gerçek
ise o sahne, “gibi” değilse eğer, sahnedekiler artık dansçı değil, sokak
çocuklarıdır. Hoparlörlerden çıkan ezgiler, müzik değil sokağın gürültüsü,
tehlikesi ve kimi zaman da sakinliğidir. Ve köşedeki bankın üstünde soğuktan
ölen kişi, “gibi” dediğimiz salondan çıktıktan sonra yanından geçtiğimiz mendil
satan çocuğun sonudur belki de…
Eğer seyirci
gerçek ise, salona girerken görmezden geldiği çocuğu, salondan çıkarken görecektir.
Ve eğer sahne gerçek ise, o çocuk soğuktan ölmeyecektir.
*2013, ”Sokağın Çocukları”, Dans Tiyatrosu, Yalın HATİPOĞLU
YALIN HATİPOĞLU

























